Karadeniz:
Karadeniz'in çöküşü
 

Aylık Çevrimiçi Bilim Dergisi ‘Açık Bilim’de  Önder Cırık imzalı “Karadeniz’in Çöküşü” adlı özel bir makale yayınlandı.

İşte O Makalenin Ayrıntıları;


Giriş
İnsanoğlu tarih boyunca yaşamını sürdürebilmesini sağlayacak kaynakları içinde yaşadığı çevreden elde etti. Yiyeceğini, giyeceğini, barınağını, enerjisini ve diğer tüm maddi ihtiyaçlarını bu çevreden sağladı. Fakat insanoğlunun yapmayı beceremediği şey çevreden talep ettikleri ve taleplerinin çevre üzerindeki baskısını dengeleyememekti. Karalarda bu dengesizliğe çok önceden sebep olan insanoğlu son 200 yıldır yoğun bir şekilde bu dengesizliği okyanus ve denizlere de taşıdı.

Bir bakıma ıssız çöllere benzeyen okyanusların aksine iç denizler, mercan kayalıkları ve haliçler dünyanın en çok biyolojik çeşitliliğe sahip alanlarındandır. Örneğin ülkemizde tüketilen balığın %90’ının geldiği Karadeniz dünyanın en çok biyolojik üretim yapan denizlerinden bir tanesidir

KaradenizinÇöküşü5İnsanlık Tarihi Boyunca Karadeniz

Çevrenin anlamlanması ve insan için önem kazanması için insanın o çevreyle bir ilişkiye girmesi gerekir. Anadolu medeniyetleri tarihine bakıldığında daha çok Orta Anadolu’da medeniyet kurmuş Hititler için denizlerin önemi pek yoktu; ne deniz ticareti, ne deniz taşımacılığı, ne donanma, ne de balıkçılık Hitit günlük yaşamında önemli bir yer tutmaktaydı. Hitit dilinde “deniz” anlamına gelen “aruna” sözcüğü aynı zamanda “göl” dâhil tüm su birikintileri için kullanılırdı. Hititlerin denizle tek ilişkileri Kizzuwatna (bugünkü Çukurova) ve Doğu Akdeniz üzerinden oldu. Fakat burada da denizle uğraşan sadece Hitit tebaası olan yerli halktı.

Hititlerin sonu, deniz kavimleri diye adlandırdıkları, denizden gelen tehlikeler sonucunda geldi. Karadeniz’den ilk defa bu deniz kavimlerinden biri olan Helenlerin gelmesinden sonra bahsedilmeye başlandı. Antik yazarların çoğu tarafından Karadeniz manasında kullanılanPontos kelimesini antik kaynaklarda ilk Homeros dile getirmişti. Fakat Homeros’un eserlerinde Karadeniz’den nasıl bahsettiğini bilmiyoruz. Homeros Pontos kelimesini büyük ve geniş deniz ya da kendi başına deniz anlamında kullanmıştır. Pontos Hellen kökenli bir kelime değildir. Karadeniz havzasında yaşayan Thrakia ya da Armenia dillerinden Helenceye uyarlandığı vepont- ya da bent- kökünden türetildiği düşünülmektedir. Yol ya da geçiş yeri olabilir ve Latincepons (köprü) ile aynı kökten gelmektedir

Antik kaynaklarda Pontos olarak geçen Karadeniz’in adı Truva Savaşı’ndan sonra Helenlerin bu denize yapmış oldukları seferler ve bu denizle olan ilişkileri nedeniyle değişti. Karadeniz’in güçlü akıntıları, sisleri, fırtınaları, limanlarının azlığı, kıyı boyunca ikamet eden kabilelerin düşmanlığı nedeniyle birçok Helen denizcinin telef olduğu bilinmektedir. Helen denizciler bu acı tecrübelerinden dolayı Karadeniz’e Aksenos Pontos, yani “misafir sevmez deniz” adını verdiler. Bu acı tecrübelerden ders alan Helenler Akdeniz’de kullandıkları otuz kürekli (triakonteres) teknelerin yerine Karadeniz’de daha güvenle seyahat etmelerini sağlayacak elli kürekli (pentekontores) tekneleri geliştirdiler. Artık Karadeniz’e açılıp, koloniler kurabilir ve Karadeniz’in sağladığı zenginlikleri değerlendirebilirlerdi. İlk işleri tarım, maden, balıkçılık ve ticaret amaçlı koloniler kurmak oldu. Helenler Karadeniz sahilleri boyunca Herakleia Pontike (Karadeniz Ereğlisi), Sinope, Amisos (Samsun), Kotyora (Ordu), Kerasos (Giresun) ve Trapezus gibi ticaret kolonileri kurdular. Ardından Karadeniz’den akdarı, kurutulmuş balık, kereste, demir, gümüş ve altını Akdeniz’e taşımaya başladılar. Karadeniz ile ilişkilerindeki bu değişiklik denizin adını da değiştirdi. “Misafir sevmez” deniz Helen kolonilerinin kurulmasından sonraEuksenos Pontos, yani “misafir sever” deniz halini aldı. Strabon da dâhil birçok yazar Karadeniz’den Euksenos diye bahseder.

Karadeniz kıyılarının ne kadar verimli ve zengin olduğunu anlatan en eski kaynaklardan biri coğrafyanın babası Strabon’un Geographika adlı eseridir. Strabon eserinde, en iyi cins şimşir ağacının Amastris (Amasra) topraklarında yetiştiğini yazar. Sinop’un hem doğa, hem insanlar tarafından çok güzel bir şekilde süslendiğini, Sinopluların balıkçılıkta ikinci, Byzantionluların ise üçüncü olduğunu, Sinop’tan batıya doğru uzanan kıyı boyunca içerilerde gemi yapımı için olağanüstü elverişli ve kolaylıkla ihraç edilebilen kereste bulunduğundan, masa yapmak için gerekli tahtanın bu ağaçlardan elde edildiğinden bahseder. Bugün Terme’nin bulunduğu Yeşilırmak Deltası için ise şunları yazar:
Bu kadar bol sulanmasından dolayı burada bir kere dahi kıtlık olmamıştır ve dağların eteğinde o kadar çok kendi kendine yetişen meyveler, yani üzüm, armut, elma ve fındık vardır ki, senenin herhangi bir gününde bir kimse bol miktarda meyve bulabilir. Meyveler bazen ağaçlardan sarkarlar ve bazen de düşmüş yaprakların altında ve üstünde bulunurlar ve bu suretle pek çoğu korunmuş olur; ayrıca, iyi gıda bulabildiklerinden her çeşit vahşi hayvan avı da boldur .
Zamanla Pontos ismi bazen denizi, bazen sahil kesimini, bazen de Anadolu’nun kuzeyindeki bölgeyi tanımlamak için kullanılır hale gelmiştir. Helen ve Latin yazarları tarafından Pontoslu, Pontosa ait (Pontikos) şeklinde sıfatlaştırarak kullanılmaya başlanmıştır [Bugün coğrafi bölge adlarından, bitki türlerine, insanlardan şehirlere birçok nesnenin adı bu şekilde kullanılmaktadır.

Doğu Roma kaynaklarında Karadeniz’e genellikle sadece Pontos denmektedir. Roma’dan alıp dillerine uyarlayan Araplar ise Karadeniz’e Bahr-i Buntus demişlerdir. Türklerin Anadolu’ya gelmesiyle beraber Karadeniz ile olan ilişkiler yeniden değişmiştir. Türklere büyük ve kara bir su kütlesinden çok fazla bir şey ifade etmemiş olacak ki bu deniz Türkler tarafından Karadeniz olarak adlandırılmıştır. Her ne kadar bazı kaynaklarda Trabzon Denizi ya da Konstantinopolis Denizi gibi kullanımlar olsa da Selçuklu ve Osmanlı kaynaklarında Karadeniz adı yaygın şekilde kullanılmıştır

KaradenizinÇöküşü3Çöküşe doğru

İnsanların çevreye etkisi 19. ve 20. yüzyıllara kadar oldukça sınırlı kaldı. Bunun temel nedeni henüz fosil yakıtlar kullanılamadığından sisteme giren enerjinin çok düşük düzeylerde olmasıydı. Sanayi devrimi, makineleşme ve fosil yakıtların her alanda kullanılmaya başlamasıyla beraber insanların çevreyi değiştirme gücü arttı. Bu değiştirme maalesef hep doğanın aleyhinde oldu. Bugün Karadeniz kıyıları boyunca 16 milyon insan yaşıyor. Yılda 4 milyon turist Karadeniz sahillerini ziyaret ediyor ve nüfusu arttırıyor. Bugün Türkiye dışında tüm Karadeniz ülkelerinde nüfus düşüş eğiliminde Fakat Karadeniz havzasını etkileyen insan sayısı bu kadarla kalmıyor. Çünkü Karadeniz’in su toplama havzası yüzölçümünün 5 katı büyüklüğünde olup bugün yaklaşık 165 milyon kişi Karadeniz’i etkiliyor Bu nedenle Karadeniz çok büyük bir alanda gerçekleştirilen insan faaliyetlerinin ciddi baskısı altında. Karadeniz ekosisteminin sağlığı kıyı bölgelerden olduğu kadar iç bölgelerden de aynı derecede etkilenir M.Ö. 4. yüzyılda Aristo’nun “bin bir türlü deniz canlısını görebileceğiniz çok bereketli bir deniz” diye tanımladığı Karadeniz ekosisteminin çöküşü 20. yüzyıl başlarında başlayıp, yüzyılın ikinci yarısında korkunç boyutlara ulaştı.

Kirlilik

Doğada her madde çeşitli şekillere girer, çeşitli canlılar tarafından kullanılır, fakat hiçbir safhada sistem dışına atılamaz. Dünyada olan dünyada kalır. 1960lı yıllarda tüm dünyada tarım alanlarında yaygın şekilde kullanılan ve DDT adı verilen kimyasal zehrin kutuplardaki penguenlerin dokularında bile çıkması bu durumun en düşündürücü örneğiydi. İnsan nüfusunun artmasıyla birlikte besin üretimi arttı. İnsanlar kırsalda yaşarken ve şehirlerin nüfusu günümüzdeki kadar kalabalık olmadığı zamanlarda tüm besleyici maddeler topraktan bitkiye, bitkiden insana geçer, sonra tekrar toprağa dönerdi. Büyük şehirlerin kurulmasıyla birlikte bu döngü bozuldu. Bu besleyici maddelerin başında fosfat geliyordu. Çok fazla besin üretimi zorunluluğu yüzünden çiftçiler kimyasal gübreler kullanmaya başladı. Ayrışıp toprağa dönmesi gereken bitki ve hayvan artıkları uzaklardaki çöplüklere, insan artıkları ise kanalizasyonlara gitmeye başladı. Kimyasal gübrelerin sular yoluyla tarım alanlarından yıkanıp nehirlere karışması ve kanalizasyon atıklarının iyice tasfiye edilememesi sonucu göllerde ve denizlerde fosfat kirliliği oluşmaya başladı Fosfat kirliliği, bilimsel adıyla ötrofikasyon, göl ve denizlerde bitkilerin aşırı derecede çoğalmasına neden olur. Bitkilerin aşırı şekilde çoğalması ise zincirleme bir şekilde suda bulunan oksijenin tükenmesine, oksijenin tükenmesi ise bu sularda bulunan balık ve omurgasızların ölümüne sebebiyet verdi.

Bugün Karadeniz’e kıyısı olan 6 ülkeden beşi Doğu Bloğu üyesiydi. Sovyetler Birliği 1929 İlk Beş Yıllık Kalkınma Planında “Bozkırlarımız bin yıllık bakir topraklarımızı sabanlarımız ve traktörlerimizle parçaladığımızda bizim olacaktır” diyordu. İlk olarak Ukrayna bozkırları parçalandı. 1930lardan sonra her iki yılda bir kum fırtınaları çıktı. Hatta bazı kentler 17 kez kum fırtınası geçirdi. Ukrayna’da tarımsal faaliyetler nedeniyle erozyon korkunç boyutlara ulaştı Ukrayna tarımsal üretimin en fazla yapıldığı ve dolayısıyla da tarım kimyasallarının en fazla kullanıldığı ülkelerden biriydi. Dinyeper ve Dinyester, bu tarımsal atıkları Karadeniz’e taşıyan en büyük nehirlerden ikisiydi. 1996 yılında hazırlanan Karadeniz Sınır Ötesi Teşhis Analiz Raporuna göre Karadeniz’deki kirliliğin %70’ine kıyı ülkelerinin, %30’una ise Karadeniz’e dökülen nehir havzalarında bulunan ülkelerin neden olduğu ortaya çıktı. Tuna Havzası Çevre Programı kapsamında yapılan çalışmalar Karadeniz’de oluşan kirliliğin yarısının tarımsal faaliyetlerin yarattığı atıklar nedeniyle oluştuğunu ortaya koydu. Kirliliğin dörtte birinin nedeni ise sanayi atıklarıydı.

Sovyetler Birliği’nde 1930’lar sonunda başlayan büyük sanayileşme hamlesi büyük çevresel sorunlara yol açmıştı. Bu kirliliğin boyutları ancak “Glasnost” döneminde halka açıklanabildi. SSCB Bilimler Akademisi 1989 yılında ülkenin, 50 milyondan fazla insanının yaşadığı %16’lık bölümünde büyük sınai ve kimyasal kirliliğin yaşandığını ve buranın “ekolojik felaket bölgesi” olduğunu açıkladı. Sovyetler Birliği’nde üretilen sanayi atıklarının dörtte üçü hiçbir işlemden geçirilmeden nehirlere boşaltılıyordu. Bu korkunç kirlilik Sovyetler Birliği’nde üretilen sütün tahminen %42’sinin içinde zararlı maddeler bulunmasına dahi neden oldu.

Karadeniz’deki toplam kirliliğin kalan dörtte biri ise evsel atıklar ve arıtılmadan denize bırakılan kanalizasyonlar yüzünden olmaktadır.Bugün Türkiye hariç Karadeniz havzasındaki tüm ülkelerde nüfus yoğunluğu azalmakta, fakat Türkiye’de Karadeniz sahili boyunca hem nüfus, hem de şehirleşme artmaktadır. Bu da güney sahilleri boyunca Karadeniz’in üzerindeki evsel atık baskısını arttırmaktadır. Gün geçtikçe evsel kullanım nedeniyle daha çok kanalizasyon, atık su, kimyasal kirletici Karadeniz suyuna karışmaktadır.

KaradenizinÇöküşü4Aşırı Avlanma

Karadeniz ekosisteminin çöküşüne giden yolda ötrofikasyon ilk, aşırı avlanma ise ikinci nedendi 1950-1970 yılları arasında Karadeniz ekosisteminde besin zincirinin tepesinde bulunan torik (Sarda sadra), Karadeniz orkinosu (Scomber scombrus), orkinos (Thunnus thynnus) ve kılıçbalığı (Xiphaus gladius) aşırı derecede avlandı Yunusların sayısı balıkçı ağlarına takılma, kasten balıkçılar tarafından öldürülme, kıyı ekosistemlerinin yok olması ve kirlilik nedeniyle yarım milyon civarına kadar düştü. Akdeniz fokunun Karadeniz’de nesli tamamen tükendi Besin zincirinin tepesindeki büyük balık ve memelilerin ortadan kalkmasıyla bu canlıların besini olan ve planktonla beslenen balıkların sayısında 1970li yıllarda büyük bir patlama yaşandı. Planktonla beslenen balık artışı 1973’ten itibaren plankton sayısında büyük bir azalmaya neden oldu Çünkü balık sayısı o kadar arttı ki Karadeniz’deki plankton miktarı bu balıkları beslemeye yetmedi. Planktonla beslenen bu yüzey balıklarındaki artış bu sefer başta hamsi olmak üzere Karadeniz’de aşırı avlanmayı tetikledi. 1970 ve 80li yıllarda trol balıkçılığı o kadar arttı ki 1990ların başında Karadeniz’de balık stokları tamamen çöktü 1960 ve 1970lerde gübre niyetine çay bahçelerine bolca atılan hamsinin fiyatı artık hep yükselecekti.

Yabancı Türler

Antik dönemde Karadeniz ulaşım, ticaret ve balıkçılık için oldukça önemli bir iç denizdi. Dinyeper ve Tuna ağızlarından Ege Denizi’ne götürülen tuzlanmış ya da güneşte kurutulmuş balık Ege çanak çömleği ve testileriyle değiş tokuş yapılıyordu Helenler buğday, kurutulmuş balık, kereste, demir, gümüş ve altınını Karadeniz’den Akdeniz havzasına taşıyorlardı. Günümüzde bu taşımacılık ve deniz ticareti tıpkı antik dönemde olduğu gibi İstanbul ve Çanakkale boğazları aracılığıyla devam ediyor. Fakat artık en çok taşınan ürün ham petrol.
Karadeniz’e yabancı türler bu petrol tankerlerinin balast (dengeleme) suları ile geliyor. Dünyanın başka denizlerinde, başka okyanuslarında balast tanklarını dolduran bu tankerler suyla birlikte birçok deniz canlısını da depolarına alıyorlar. Karadeniz’e geldiklerinde balast tanklarını boşaltan bu tankerler başka denizlerden getirdiği birçok yabancı türü de Karadeniz’in sularına bırakmış oluyor.

Karadeniz’e 1982 yılında geldiği tahmin edilen ve bilimsel adı Mnemiopsis leidyi olan egzotik denizanası türü planktonla beslenen küçük yüzey balıklarıyla rekabete girdi. 1990 yılına gelindiğinde bu denizanası türünün popülâsyonu çok büyük sayılara ulaştı. 1 m3 deniz suyunda yaklaşık 1 kg denizanası bulunur hale geldi. Hamsi gibi küçük yüzey balıklarıyla aynı besini paylaştığı için hamsiye galip geldi ve 1990’ların başında tıpkı 1970’lerin başındaki gibi balık stoklarında bir çöküş daha gerçekleşti Besin zincirinin tepesindeki büyük Karadeniz balıklarından sonra zincirde orta seviyelerde bulunan küçük yüzey balıkları da yok olmaya başladı.

Yeni Bilinmezler: Hidroelektrik Santralleri ve Barajlar

Karadeniz ekosisteminin çöküşüne giden yolda eski Sovyetler Birliği ve Orta Avrupa ülkeleri üzerlerine düşen görevleri fazlasıyla yerine getirmiş gibi görünüyor. Başta tarımsal kirlilik sonucu ötrofikasyon, sanayi atıkları nedeniyle zehirli kimyasalların Karadeniz’i kirletmesi ve Türkiye’nin de dâhil olduğu aşırı avlanma sonucu Karadeniz ekosistemi geri dönüşsüz bir şekilde yok oluşa doğru gidiyor. Türkiye ise bunlardan ders çıkarmak yerine yeni yöntemlerle Karadeniz’in yok oluşuna büyük katkı koyma yolunda ilerliyor.

Son 11 yıldır başta Doğu Karadeniz Bölgesi olmak üzere tüm vadi, nehir ve dereler üzerinde hidroelektrik santral (HES) ve baraj yapım çılgınlığı yaşanıyor. Bu çılgınlık, sadece 376 km uzunluğundaki Çoruh nehri üzerine 9 baraj inşa edecek boyutlara kadar ulaştı. Bilim insanları ve çevreciler bugüne kadar bu baraj ve HES’lerin kara ekosistemleri üzerinde yaptıkları daha öncelikli etkilerine dikkat çekmeye çalıştı. Fakat üzerlerine baraj ve HES yapılan bu dere ve nehirlerin döküldükleri deniz ekosistemlerine çok önemli etkileri de mevcut. Şüphesiz bilimsel araştırmalar yapmadan bu etkiler hakkında kesin konuşmak mümkün değil. Ama neden olabilecekleri potansiyel sorunları kestirmek çok da zor değil.
Dünyamızda su döngüsü oldukça basittir. Deniz ve okyanuslarda buharlaşan su yükselir. Rüzgârlarla birlikte karalara taşınır. Yüksek dağlara çarpan su buharı yoğunlaşıp kar ve yağmur olarak yeryüzüne düşer. Bu kar ve yağmur suları önce derecikleri, sonra derecikler dereleri ve en sonunda dereler nehirleri oluşturur. Nehirler eninde sonunda bir deniz veya göl havzasına ya da okyanusa dökülür. Ve döngü en başından tekrar başlar. Barajlar ise nehirler üzerine yapılan su engelleridir. Suların denizlere ulaşmasını engeller. Yani su döngüsü baraj göllerinde bozulur. Yine denizlerde yaşayan ve üremek için nehirlere giren birçok balık türü bu barajlar ve HES’ler nedeniyle üreme alanlarına erişemez ve yok olurlar.

Baraj gövdeleri sadece su tutmaz. Su ile birlikte tonlarca metreküp kum, çakıl, mil, balçık, mineral ve bizim çamur olarak gördüğümüz, fakat deniz ve okyanuslardaki canlılar için besin anlamına gelen tortuları da tutar. Bu malzemeler denize ulaşamadığı için birçok deniz canlısı besinsiz kalır. Diğer bir etkisi ise kıyıya malzeme ulaşmadığı için dalgaların kıyıları daha hızlı aşındırmasıdır.

Türkiye, 1992 yılında Romanya’da imzalanan Bükreş Konvansiyonu’na taraf oldu. Bu konvansiyonun 6. Maddesinde konvansiyona imza koyan ülkelerden “kıyı kesimlerde Karadeniz ekosistemini etkileyecek, doğal kaynakların tüketilmesi ve sömürülmesine neden olabilecek faaliyetlerin engellenmesi, azaltılması ve kontrol edilmesi” istenmektedir Fakat Türkiye, özellikle son 11 yılda bölgedeki tüm yol, baraj ve HES inşaatları faaliyetleriyle konvansiyonda yapmayı taahhüt ettiği şeylerin tam aksini yapmaktadır. Sadece Türkiye değil, maalesef diğer Karadeniz ülkeleri de taahhütlerini yerine getiremediğinden bugün Karadeniz dünyanın en hızlı kirlenen denizi haline gelmiştir.

KaradenizinÇöküşü2Nükleer Tehdit

Karadeniz havzası 1986 yılında dünyanın en büyük nükleer kazasını tecrübe etti. Ukrayna’da bulunan Çernobil Nükleer Santrali’nin reaktörlerinde meydana gelen patlama insanlık tarihinin en büyük kazalarından birine neden oldu. Ortaya çıkan radyoaktif parça bulutları İskandinavya ve Avrupa’ya kadar yayıldı. 220 köy terk edildi, 600 kasaba ve köy temizlendi. 150.000’den fazla insan bölgeden tahliye edildi. En az 100.000 Sovyet vatandaşının sağlığı bu kazadan ciddi şekilde etkilendi. Kaza gerçekleştiğinde bilim insanları Karadeniz havzasında kanser vakalarının artacağı ve Batı Avrupa’da en az 20.000 kişinin kanser nedeniyle öleceği tahmininde bulundu.

Çernobil’de olan bir nükleer santralde kaza olması durumunda neden olabileceği yıkımlar. Türkiye, biri Mersin–Akkuyu, diğeri Sinop’a yapmayı planladığı iki nükleer santralle bu riskleri çoktan kabul etmişe benziyor. Fakat nükleer santraller doğru düzgün çalışırken de felaketlere neden olur.

Karadeniz doğasının en bakir alanlarından biri olan Sinop’a yapılacak olan nükleer santralin reaktörlerini soğutması için deniz suyuna ihtiyacı var. Karadeniz’de yüzey suyu derinlerdeki sulardan daha soğuk, daha az yoğun ve daha az tuzludur. Çünkü derinlerdeki sulara Akdeniz’den gelen sıcak, yoğun ve tuzlu sular karışır. Karadeniz dünyanın en büyük anoksik-sülfür içeren su kütlesidir. Yüzeydeki yaklaşık %10luk kısımda bulunan su hacmen aşağıdaki %90lık kısım ile kesinlikle karışmaz, oksijeni tamamen atmosferden ya da Karadeniz’in yüzeyine olan nehir akıntılarından alır. Bu nedenle Karadeniz aynı zamanda dünyanın en büyük meromiktik (dipteki suları asla yüzeydeki sularıyla karışmayan) su kütlesi özelliğini taşır.Karadeniz’de yakalanan balıkların neredeyse tamamı yüzey balıklarıdır.

Sinop’a yapılacak bu nükleer santral daha soğuk olan Karadeniz yüzey suyunu ısıtacak. Nükleer santraller reaktörlerini soğutmak için en yakın su kütlesinden borularla su emer, reaktörü soğuttuktan sonra sıcaklığı artmış bu suyu tekrar aldıkları yere bırakır. Bir nükleer santral soğutma için günde ortalama 1,4 trilyon, yılda ise 513 trilyon litre su kullanır. ABD’deki nükleer santrallerin kullanmış olduğu su miktarı tüm dünyadaki sulama suyu miktarından fazladır.Nükleer santraller sadece soğutma suyu aldıkları su kütlesinin sıcaklığını arttırmazlar. Su alma boruları, suyla birlikte başta balıklar ve omurgasızlar olmak üzere birçok su canlısını da emer. Dolayısıyla bu emme ve sonrasında soğutma sonucu bu canlılar haşlanır ve denize geri bırakılır. Yavru balıklar, balık yumurtaları, larvalar ve diğer organizmalar çok küçük olduklarından emme esnasında bunları süzmek mümkün olmaz. Dolayısıyla Sinop’taki nükleer santraller reaktörlerini soğuturken tıpkı tüm nükleer santrallerde olduğu gibi balık yumurtasından larvasına, balık yavrularından yetişkin balıklara, minicik fotosentez yapan organizmalardan balık, karides, yengeç, balık ve memelilere varana kadar tüm Karadeniz ekosistemini etkileyecek.

Nükleer santrallerin yaratacağı en büyük problemlerinden bir diğeri ise nükleer atıklar. Nükleer atıklardan kurtulmanın güvenli bir yolu halen bilinmemektedir. Reaktör çekirdekleri on binlerce yıl radyoaktivitesini koruyabilir. Bugün bu çok tehlikeli nükleer atıklar nasıl ve nerede yok edileceklerine dair zor siyasi kararları beklerken halen yer üstündeki nükleer alanlarda saklanmakta ve insan sağlığı ve çevre için büyük tehlike arz etmeye devam etmektedirler

Sonuç
İnsanlık tarihi boyunca insanlar çevre baskılarına yenik düşmüş, ama bu toplumların yaşadığı gerileme ve çöküş genellikle çok uzun sürmüştür. Örneğin bu süreç Mezopotamya’da yaklaşık 1000 yılda gerçekleşmişti. Bu nedenle bu süreci yaşayan nesiller toplumların uzun vadeli bir çöküş yaşadığının farkına varmamıştır Ulaşım ve iletişim kaynakları çok sınırlı olan ve bizden 5000 yıl önce yaşayan Mezopotamyalıların çöküşü fark edememesi çok normaldi.

Dünya tarihinde çok daha hızlı çöküşler de gerçekleşti. Bunun en bilineni Paskalya Adası idi. Paskalya halkı Güney Amerika’nın batı sahiline 4300 km, en yakın insan yerleşimi Pitcarin Adasına 2300 km mesafede olan Paskalya Adasına gelebilecek teknolojiye ve oryantasyon bilgisine sahipti. Ahu dedikleri taş heykelleri yapacak ve bu heykelleri herhangi bir evcil taşıt hayvanının olmadığı adada adanın bir ucundan diğerine getirecek birikime de sahipti. Hatta rongorongo denilen ve bugün hale çözülemeyen sembollerden oluşan bir alfabeleri bile vardı. Fakat 1722 yılında adaya ilk Avrupalılar ayak bastığında bitki örtüsü açısından çırılçıplak olan adada oldukça ilkel şartlarda yaşayan, protein ihtiyaçlarını karşılamak için yamyamlık yapan insanlarla karşılaştılar. Daha sonra 1877 yılında adada kalan 110 yaşlı ve çocuk dışında Perulular tüm Paskalya halkını köleleştirip götürdüler. Bugün Paskalya halkı tamamen ortadan kalkmış durumda. Arkeologların yapmış olduğu çalışmalar Paskalya Adası uygarlığının çevresel nedenlerle nasıl yok olduğunun hikâyesini ortaya çıkardı. Bilim insanlarının yapmış olduğu polen analizleri M.S. 4 yüzyılda adaya ilk insan yerleşimleri başladığında adanın büyük ormanlar da dâhil yoğun bitki örtüsü ile kaplı olduğunu ortaya çıkardı. Adada insan nüfusu arttıkça tarım alanı açmak, ısınma ve yemek pişirmek için yakıt sağlamak, ev aletleri, direkler ve sazdan ev yapımı için malzeme elde etmek ve balık avlayabilmek için tekne yapmak amacıyla ağaçlar kesilmeye başladı. Adanın öteki tarafında bulunan Rana Raraku taş ocağındaki heykeller ise ağaç gövdelerinden yapılan kızaklarla adanın diğer ucuna taşınıyordu. Bu yoğun ağaç katliamı Paskalya uygarlığının da sonu oldu. Önce ağaçtan ev yapamaz hale geldiler ve mağaralara taşındılar. Sonra ağaçsız toprak örtüsü yağmur ve rüzgârın etkisiyle erozyona uğradı, tarımsal açıdan verimsiz hale geldi. Ağaç olmadığı için tekne yapımı da son buldu, dolayısıyla balıkçılık da sona erdi. Üstelik balık ağlarını kâğıt dutu adı verilen bir ağacın kabuğundan yapıyorlardı. Bu kabuk aynı zamanda Paskalya insanlarının giyim kuşamı için kumaş yapımında da kullanılıyordu. Rana Raraku taş ocağında yapımları yarıda kaldığı için duran 6 metrelik taş heykeller çöküşün simgeleri olarak bugün halen durmakta.

Mezopotamya ve Paskalya örneğinde olduğu gibi çöküş uzun yıllara yayılmış olabiliyor. Fakat bugün değişimin ve yok oluşun hızı o kadar korkunç boyutlara ulaştı ki bir nesil bile bu yok oluşa tanık olabilmekte. 40 yıl önce gübre niyetine çay tarlalarına hamsi atan insanla bugün mevsiminde kilosuna 7-10 lira para verip hamsi satın alan insan aynı insan. Karadeniz’de bugün artık yakalanması imkânsıza yakın toriklerin, orkinosların, kılıç balıklarının tutulduğunu gören, bilen insanlar halen hayatta.

Devletler nezdinde bu kötü gidişe bir dur diyebilmek ancak 1992 yılında imzalan Bükreş Konvansiyonu ile mümkün oldu. Fakat alınan kararlara ve son 22 senede ne kadar uygulandığına baktığımızda tablo gerçekten korkunç. Türkiye’nin son 11 yıldaki doğa koruma karnesi oldukça kötü ve inşaat çılgınlığı nedeniyle her geçen gün daha da kötüye gidiyor. Biyolojik çeşitliliğin ve habitatların korunmasında tüm dünyada Türkiye 163 ülke arasında 140. sırada Sovyetler Birliği’nin çökmesinden sonra eski Sovyet ülkelerinde sanayilerin de çöküşüyle Karadeniz’in kirlilik durumunda görece bir iyileşme oldu. Fakat bugün başta Ukrayna’daki siyasi belirsizlikler olmak üzere Karadeniz ülkelerinde siyasi ve ekonomik istikrarsızlık çevre konusunun ele alınmasını zorlaştırıyor.

Bu kadar olumsuzluğa ve kötü gidişe rağmen vazgeçmeyenler de var. 2011 yılında yapılan bir ankete göre çevre sorunlarını sorun olarak gören insanların oranının sadece %1,3 olduğu.Türkiye’de bazı sivil toplum kuruluşları Karadeniz’deki çöküşe dikkat çekmek için uğraşıyor. “Seninki kaç cm?” kampanyası ile Greenpeace Akdeniz Türk halkında ülkemiz denizlerinde yok olan balık stoklarıyla ilgili farkındalık yaratmaya çalışıyor. Samsun Doğa ve Yaban Hayatı Koruma Derneği’nin yürüttüğü, Avrupa Birliği tarafından desteklenen Temiz Nehirler – Temiz Deniz Projesi Türkiye, Bulgaristan, Romanya, Moldova ve Gürcistan’dan sivil toplum kuruluşlarını bir araya getiriyor. Projenin amaçlarından biri kamuoyu oluşturup Karadeniz’in korunması için hükümetlere Bükreş ve İstanbul sözleşmelerinde taahhüt etmiş oldukları sorumlulukları hatırlatmak ve gereğinin yapılması için çalışmak.

Başta son 200 yıl olmak üzere tarih boyunca süren insan eylemleri, biz çağdaş toplumları neredeyse artık baş edemeyeceğimiz zor bir sürü sorunla karşı karşıya bıraktı. Fakat biz bu sorunların nedenleriyle birlikte artık farkında olabilecek bilgi ve teknolojiye ulaştık. Bu çöküşe dur deme kararını alıp harekete geçecek miyiz, yoksa çöküş sona erene kadar bekleyip tüm ekosistemle beraber biz de yok olacak mıyız? Son 100 yılda Karadeniz’in nereden nereye geldiğine bakacak olursak pek fazla zamanımız yok.

*Bu makale Açık Bilim Dergisinden alınan özel izinle yayınlanmıştır.

Anahtar Kelimeler
Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×

Rize Plakalı Araç Trabzon’da Kaza Yaptı...
Trabzon'un Sürmene ilçesinde bu akşam meydana gelen trafik kazasında 6 kişi yaralandı.

Haberi Oku